Evin yanında ip gibi akan suyun doldurduğu küçük, bulanık su birikintisinde çocuklar neşe ile oynamaya başladılar. Fotograflarını çekmek istedim.
Umutlarımın incesi Xanim
Edremit'e kadar, yol boyu, bir tarafı göl manzaralı, diğer tarafı yemyeşil bahçelerle donanmış, yolları hızla kat ederken, derin bir huzur duyuyorum. Bir anda savaşları, savaşanları, yakılan yıkılan köyleri, yok edilmeye çalışılan bir coğrafyanın tamda ortasında olduğumu hatırlatacak kareleri unutuyor, bulutlara göçüyorum. Çok geçmeden pembe karelerime hızla postal kokusu siniyor. Göl manzarasının maviliğini hızla karartan, hiçbir şeye benzemeyen, haince ve hızlı bir şekilde yaklaşan korkular görüyorum. Üstüme geliyor, hayal dünyamı bile karartıyorlar. Düşüncelerim pembeden gittikçe gece karasına dönüşüyor. Beynimi, yüreğimi ve sevgilerimi tehdit ediyor. Bana:
- Bizsiz bu coğrafya da düşünülmez, ancak biz istersek bizim gibi düşünebilirsin. Ama bizim gibi bile bizden fazla düşünürsen, sonuçlarına da katlanırsın... diyordu.
Her şeyimi olduğu gibi, artık düşüncelerimi hatta rüyalarımı istiyor, rüyalarımın başrollerini bile kendilerine ayırıyorlardı. ıçimde; doğa, insan yada insan olmaya dair ne varsa yakıp yıkıyor, sevgimi parselliyor, kendilerince bölüşüyorlardı. Dağılan sevgim, yüreğim, beynim, çok geçmeden ellerinde tütün kesesi, sofralarında bal oluyordu. Ama balı yapan bal böceği boş durmayacaktı. Unutmuşlardı onu.
Postallılar bizi kara kara hamam böceği sürüsü gibi geçtikten sonra yeniden ellerimi uzatım ; Götürdükleri sevgimi yakalayacaktım. Fakat yine gitti hüzünlerim. Onlar ise arkalarında pis bir bakış ve kirli elleri ile oyacakları gözlerin barut kokusunu bıraktılar. O kirli bakışlar bana: - Belki başka bir zaman sevgini yakalayabilirsin . ama bunun için daha çok ölmelisin, diyordu .
Karartılar uzaklaştı ve pembelikler yeniden görünmeye başladı. Yine bir elimi gölün gökyüzü ile birleşmiş mavi sularına daldırmak, balıkların ellerime çarpışlarını hissetmek istedim. Diğer elimde yemyeşil ağaçların tepesindeki kuşların yuvalarına daldırıp gağalarındaki özgür tadı alıp parmaklarımı emmek istedim.
- işte geldik! Diyen dostumun sesi ile doğruldum.
Van'ın şirin mi şirin ilçesi Edremit'in yemyeşil bahçelerine attım kendimi. Hemen fotograf makinasına sarıldım. objektiften güzellikleri seyrederken, biraz ileride ağaca bir eli ile sarılan, daha sonra zor bela adının "Berivan" olduğunu söyleyen ateşin güzel çocuklarından bir tanesini göz bebeklerime kazıdım. Kirli ve dağınık saçları, üstünde ilmekleri sökülmüş, dirsekleri görünen, elinde bir iki diş atılmış armudu ile Berivan'ı uzun süreler kıskandım. Ben de ateşin çocuğuyum. Ama Berivan'ın rengi daha kızıldı benden. Aynı yerde onun gibi bir duruş ve bakışla, aynı armudu dişleyip, aynı ağaca sarılmak için müthiş bir istek duydum. Adım atmam ile Berivan'ın kaçıp uzaklaşması bir oldu. Arkasından koşup yakaladım, öptüm ve sümükleri ile yüzüm yapış yapış oldunu fark ettim. Zorla oturtup ona vaatlerde bulunmaya başladım. Nihayet benimle konuşmayı kabul etti. Bana:
- Sen şehirlisin dedi önce bana. Biraz bekledikten sonra:
- Senin kocan askerdir? dedi.
Gülümsedim:
- Hayır, dedim. Bak senin gibi konuşuyorum. Beni anlıyorsun, değil mi?
Başı ile onaylayıp gülümsedi. Berivan'la hemen kaynaştık. O da benden memnun olmuştu ki uzattığım sakızı elirnden bir anda kapıverdi.
-Yüzün böyle sümüklü olunca ne yapiyorsun? Diye sordum Berivan’a.
Hiç çekinmeden:
- Hiiiçç beeele sürüyom. Dedi muzurca yırtık kollu kazağını gösterek. Kazağın kaçan ilmekleri Berivan’in sümükleri ile sertleşmiş artik ileri gitmiyorlardi. Beraber kahkahalar attik. Birden duruldu:
- Şşştt anam duymasin.
Sonra eve gitmek istedi. Belli ki arkadaşlarına olanları anlatacaktı. Koşarak uzaklaştı.
Beraber olduğumuz arkadaşlarla piknik için uygun bir yer bulup yeleştik. Bu sefer de etrafımda birçok Berivanın dolaştığını gördüm. Onları hayranlıkla seyre daldım. Alt tarafları çıplak, küçük kardeşlerini gezdiren ve mangallardan ekmek arası toplayan, mahcup, ürkek, Van gölü bakışlı, başak sarısı saçları ile Berivanların süzülüşü yüreğimin ta derinliklerine kaynar sular serpti. Kendime dokunduğumda onları okşadım, onları hissettim. Yanımızda geçmekte olan , birbirinden kızıl, ateşin çocuklarından tahminen on yalarında olan bir kıza "gel" işareti yaptım. Bana doğru tereddütsüz yaklaşmaya başladı. O anda uzun süredir benden ayrı duran bir parçamın hızla bana doğru bütünleşircesine yaklaştığını gördüm. Oturdu yanıma, onu kendime doğru çektim. Çekinmeden sokuluverdi göğsüme.
Sordum:
-Bana adını söyleyebilir misin?
-Keziban.
-Çok güzel bir isim. Peki bu ismi sana kim taktı, biliyor musun?
- Evet annem. Ama adımı ben iki yaşındayken takmış. Çünkü iki yaşına kadar hiç saçım yokmuş. Sonradan sarı saçlarım olmuş. Çok güzel uzamış. Annem onları örerken: "Kezibane Kezibane.
Keziya zere pane
Avetin golane" diye şarkı söylermiş.
- Peki iki yaşına kadar adsız mi gezdin? Seni ne diye çağırıyorlardı?
Keziban seyrek dişli çenesini sonuna kadar açıp güldü. Eğer izin verseydi, onu yüreğime sığdırıp o güzel, çekingen gülüşlerinden kendime bir dünya yarata bilirdim. Kolumdaki mavi taşlı künyeyle uzun süre oynayıp durdu. Künyeyi çıkarıp o güzel ten üzerine yerleştirince gülüşleri ile bana dünyaları verdi Keziban. Bu memnuniyeti, sevinci Keziban'ın gözlerinden başka hiçbir göz anlatamazdı. Keziban ve ben gözlerimizle anlaşıp, gülüşürken yanı başımızda bize gölge veren ve ;
- Keziban kızım ne yapıyorsun? Diyen bir kadınla karşılaştı gözlerim. Sorumun cevabını verdi hemen:
- ıki yaşına kadar adsız değildi Keziban. Onu Keçelê diye çağırıyorduk. Hep beraber güldük.
Gururlu, dimdik duran, dökük elbiseleriyle, yılların açısını yansıtan gözleri ile Keziban'ın annesi idi seslenen. Annesini gördüğünde, Keziban'ın, güneşin ışıkları ile buluşan parlak gözlerinde beliren aydınlık, içimi ısıttı. Bir anda bu buluşmanın verdiği hazzı hiçbir şeyle değişemeyeceğimi anladım. Serin Van gölünde yüzmeye çalışan ruhumu ılık bir nefes esir aldı. Keziban:
- Anamdır. Dedi, biraz utangaç birazda ağrı dağı ile buluşan bulutların sevincini
taşıyan gülümsemesiyle.
Xanim'ın hüzün, öfke, birazda yaşama duyduğu sitemle bakan, yarı nemli gözlerine, gökkuşağının bütün renklerini sığdıran bakışları ile birleşti bakışlarım. Ona "kerem ke" dedim. Uzun uzun ısrar etmiştim ancak Kürtçe konuştuğumu duyunca, ilişti yanıma Xanim.
- Ne güzel. Diyordu.
Yüz ifadesi bir anda yüz binlerce çiçeğin adını saydırıyordu insana.
- Buraya gelenler ya Acem yada Türk oluyor. Bende Türkçe bilmediğim için onlarla konuşamıyorum. Konuşmaya çalışınca da gülüyorlar. Bu yüzden onlarında benim dilimi bilmelerini istemiyorum. Beni anlıyorsun, biliyorum. Dedi.
Onun kadar güzel bakmaya çalışıp, anladığımı başımı sallayarak belirttim. Kısa bir sessizlik oldu.
Herkes başka bir tarafa bakıyordu.
Çok geçmeden birkaç kız çocuğu daha oturdu dizlerirnin dibine. Hepsi Xanim'ın kızları idi. Xanim kızlarını saymaya başladı. Uzattığım çekirdekleri de incitmeden çıtlatarak konuştu:
- Büyük kızım Neslihan, diğerleri zaten birer yaş ara ile doğdular. Keziban, Sonê, Berivan, Rojda, Gülistan, iki de erkek çocuğum var. Dedi kahramanlık havasıyla.
-Resimlerini çekebilir miyim? dedim.
-Bee olur ama ayıp değil mi?
- Neden ayıp olsun? Bunun ayıbı var mı?
- Valla bilmiyorum. Dedi çekingen ama isteyen bir eda ile. Sonra karşıma geçip, bir elini Berivan'ın omuzuna diğer elini de belinde tutarak poz verdi. Objektife gururlu bir bakış fırlattı ve öylece hareketsiz durup, fotografını çekmemi bekledi. Çektikten sonra:
- Aslında kayınıma fotograf çekip göndereceğimizi söylemiştim. Ama yanında bir çok erkek olduğu için beni fotografta görmelerini istemedim. Yine de senin çekmen hoşuma gitti. Hem resimler bize verecekmisin?
- Merak etme ben sana resimleri mutlaka ulaştıracağım. Dedim.
Bir anda sevincinden bana sarılışını görmek, hissetmek gerekiyordu. Adeta bir parçama sarılmış, kendi kokumu ve nefesimi hissediyordum. Bütün çocukları ve onu çekmek geldi aklıma. Sordum:
- Xanim!.. seni ve çocuklarını beraber çekeceğim. Ama bak semaver kaynıyor.
Arkadaşlarımla beraber birer çay içelim daha sonra.. .olur mu?
- Tamam dedi.
Sevinçle oturuverdi. Evimize gelirsen sana orada bir şey göstereceğim, derken göstermek istediği şeyi anladığımdan emin görünüyordu.
Çayları içtikten sonra bana bir göz işareti ile kalkmamı ima etti. Belli ki yalnız gitmemi istiyordu. doğruldum. Arkadaşlarımdan izin isteyip Xanim' ın peşine takıldım. Van' ın yüreklere coşku veren güzelliğinde, tamda göl manzaralı toprak bir damın önünde durduk. Yanında, suyu çeşme bile olmamış, birkaç kayanın arasında incecik, Xanim kadar nazlı süzülen bir su akıyordu. Evin arkasında, iki kat, yüksek görünümlü ot yıgınları, gururla yukarıya uzanmış kavak ağaçları ile yarışır gibiydi. O tarafa baktığımı görünce Xanim hemen konuştu:
- Bunların hepsi bizim değil, dedi.
Konuşmayı duyan ve evin içinden bir iki dakika bizi seyredip sonradan yanımıza yaklaşan, yanakları ve dudakları pespembe, serpilmiş bir genç kızı hayranlıkla izledim. Bana çok kibarca:
- Hoşgeldiniz, ben Neslihan dedi, ince ince sallanarak.
Xanim, otların hepsinin kendilerinin olmadıgını söylemesine inanmadığımı düşünerek Neslihan'a dönüp:
- Öyle değil mi, bunların hepsi bizim mi?
Neslihan' da annesinin söylediklerine koca bir onay vererek:
- Tabi ki bizim değil. Bizim iki ineğimiz var. Ama amcamların altı tane. ıki inek bu kadar ot yer mi? Dedi bilmiş bir tavırla. Gülüştük.
Neslihan yanak ve dudaklarını kırmızı kalem ile boyamış ve yüzüne acemice dağıtmıştı. Ona:
-doğal olsaydın daha güzel olmaz mıydın? Dedim. Sen zaten pembe yanaklı, kırmızı dudaklısın. Ne kadarda kömür karası gözlerin var. Keşke o doğallıgını kapatmasaydın. Dedim.
Neslihan "hadi sende" ye benzer bir bakış fırlattı. Xanim da aldırış etmedi. Belli ki kızına çok özen gösteriyor. Onun güzel ve marifetli, kibar, Türkçe konuşan biri olmasını istiyordu. Bu şekilde medeni olacağini düşünüyor çok kimse. Çok geçmeden Xanim:
- Kızım çok nazlı, hem ben Türkçe bilmediğim için gelenlerle anlaşa bilsin diye onu okula gönderdim dört yıl. Dediğinde düşüncelerimde yanıldığımı anladım. En azından Xanim öyle değildi.
Xanım' ın çocuklarını çağırıp topladım. Onlara poz vermelerini yada haberleri yokmuş gibi davranmalarını söylenmeye hazırlandım ki, Xamın'ın eve girdiğini görmediğimden şaşkınca gelen sese yöneldim. Bir kolunun zor geçtiği pencerecikten bir çerçeve uzatmaya çalişiyordu. Çerçeve küçüktü ama kaç fotograf siğmıştı içine vala sayamadim. Hepside yerini çok beğenircesine diğeri ile uyum içinde duruyordu, renkli, siyah beyaz, yırtık, buruşuk!.. Xanim resimlerden birini işaret ederek:
-Kayınım, dedi sonra gururlu bakışlarına bir reaksiyon beklercesine:
-ışte sana bunu gösterecektim. 36 yıl ceza yedi. Aydın'da yatıyor.
- Peki neden bu kadar yıl ceza yedi? Dedim.
Başını önüne eğerek sonrada gururla kaldırarak "Allah kahretsin"li bakış fırlattı:
- Ot biçiyordu. Bir gün oradan alıp götürdüler. Bir daha göremedik. /itmediğimiz karakol kalmadı. Sonradan bu kadar yıl ceza aldıgını muxtar dan duyduk.
- Ya kocan. Kocan yok mu, o nerede? deyince bu sefer Xanim öldü öldü dirildi. Sanki ecel terleri döküyordu. O yılların acısını yansıtan yüz ifadesini görmemi engellemek için başını çevirdi. Sonra yine gözlerimin içine bakarak:
- Dokuz ay yattı, çıktı, tekrar saymaya korktuğum bir süre yattı çıktı. Rahat
bırakmadılar. Bir gün evdeydi, on gün işkencede. Yine onu götürdüklerinden on gün sonra bir daha aldılar. ışte o zamandan beridir nerede olduğunu, sağmıdır ölümüdür bilmiyoruz.
Buralara gelmiyor nerede olduğunu bilmiyorum derken ondan haberi olduğunun ip uçlarını veriyordu. Devam etti Xanim:
- Ama ben o hep buradaymış gibi, hep onunla yaşıyorum. Çocuklarımın babasızlıgını onlara göstermemeye çalışıyorum. Berivan' a baban askere gitti diyorum, kızıyor. " Bu nedir? Herkesin babası askerden geldi, benim babam niye gelmiyor." diyor. Xanim zar zor pencerecikten uzattiği çerçeveyi şimdide geri almaya çalışıp, çekiştirmeye başladı. Sonunda becerdi ve pencerenin altına, yanımıza geldi. Berivan hemen annesine koşup eteklerine gömdü yüzünü. Xanim:
- Berivan altı yaşındadır. Ancak babasına çok düşkündür. Hep babasının birgün çıkıp geleceği hikayesini bana anlattırır ve öyle uykuya dalar. Bende çok üzülüyorum dedi.
Xanim bu sözlerı ile dünyanın en iri dikenini yüreğime saplayiverdi. Bir an nefes almadığımı hissettim. Bir sessizlik oldu. Bu sessizlikte Xanim ile gözlerimiz ayni acılarla yaşlaniyordu. Bizi kendimize getiren Berivan’ın gölün ortasında bulunan sazlıkların rüzgardan çıkardıgı keskin ve tiz sese benzer bir sesle konuşmaya başlaması oldu.
- Rojda çok şarkı biliyor. dedi.
Rojda hemen atıldı.
- He vallah biliyorum. Söyleyim? dedi dişsiz çenesini göstere göstere gülerek:
- Tamam. Dedim. Söyle bakalım.
Sonra bağırarak söylemeye başladı:
-"Zekî kûştin ber malan e
Zekî kûştin bin malan e
Lê lê lê lê Eyşanê."
O kadar tiz ve rahatsız edici bir sesle söyledi ki Neslihan bir eli ile kafasını tutup, dier eli ile ağzını tıkadı. Rojda'nın bütün dişleri yoktu. Annesi kendi dişlerini yaptırmış ancak onunkileri yaptırmamış diye annesine :
- Te stûyê xwe şikand. Ka diranên min? Deyince herkesten kahkahalar yükseldi.
Xanim ile ince akan suyun üstünde duran kayalara oturduk. Çocukları etrafımızda sevinçlerini türlü türlü hareketlerle gösteriyorlardı. Birden korucu olan bir akrabasından bahsetti:
-Rezîlê rezîl, ne için, neden cahş oldu? Derken yüzünde dünyanın en pis nesnesine bakıyor gibiydi. Gözlerini kocaman açtı. Sonra gülümsemeye başladı.
-Oxxx o da belasını buldu ya. deyip mutlu bir ifade takındı. Korucu oldu ama para vermiyorlar. Hem sefil, hem de halkına ihanet ettiği için şerefsiz oldu.
Gülünce Xanim özenle yetiştirilmiş gibi duran düzgün ancak hafif sararmış dişlerini tülbendi ile kapattı. Konuşmaya devam etti:
- Onun oğlunu da gerillalar kaçırdı. Sonra oğlu gerilla oldu. şimdi babasına Koruculuktan vazgeçmemesi halinde onunla karşı karşıya geleceğini söylemiş; derken çocuksu bir sevinçle Süphan'a bakıyor, Süphan kadar yüce bakışları ile. Bir anda Xece ile Siyabend'in cilveleşmeleri beliriyor gözbebeklerinde. Arkadaşlarımin yanına beraberce dönüyoruz. Xanim yanı başımızda duran çocuklara çıkışıyor:
- Ka hûn çi dixwazin? Eybe lawo!!!
Çocuklardan on iki yaşlarında bir kız başını kaldırıp oldukça üzgün bir bakış fırlatarak:
- Sen biliyor. Babam gitti gelmedi. Artık bize kimse yemek vermiyor.
Sonradan başı ile beni işaret ederek:
- Bu abla küçük kardeşime bir parça ekmek verse...
Xanim hemen atıldı.
-Wîîî keçê!!! Baban şu korucuların kaçırdıgı Ahme dir?
-He odur, dedi kızcağız titrek ve umud eden bir sesle; daha gelmedi.
Xanim'ın birden yüz ifadesi değişti. O öfkeli ifadesinin yerini hüzün, acıma ve birden bire güçlü bir gurur aldı. Bana dönerek:
- Babası fakir ama onurlu bir insandı. Köyleri vardı ama yaktılar. Sonra göç etti, buraya sıgındılar. Ama devlet ve qorucular onları burada da rahat birakmadı. Çünkü o cahş onlar cahş olmamış bunun için evleri ve köyleri yakılmıştı.
Gülerek baktım Xanim'a
-Peki Xanim, sen ve çocukların kime sıgındınız.
O da gülümsedi:
- Valla önce Allah' a sonra kendi insanımıza.
"Çok şükür" anlamlı bir baş sal1aması yaptı. Sonra çocuğa dönerek:
- Kusura bakma seni tanıyamadım önce. Annen ne yapıyor?
Kız bir tanıdık bulmanın sevinci ile yanımıza çöktü.
- Ne yapsın her sabah Van' a gidiyor, evleri temizliyor. Bu hafta ona para vermemişler. Çünkü annem temizlik yaparken onların bir eşyasını kırmış.
Birden yüreğim sıkışmıştı. Zor bela kızı yanıma yaklaştırarak sordum:
- Adını söyler misin. Gülümseyip kı sık bir sesle:
- Gülnaz dır adım. Dedi.
- Gülnaz , annen nerede şimdi onunla konuşmak isterim.
Gülnaz'm birden yüzü gülüverdi. Sevincini saklayamadı.
- Olur abla ama annem Van'da kırdıgı eşyanın parasını çıkarmak için iki gündür çalışıyor. Belki bu günde gelmez.
Axxx axx dedi Xanim. Subayların evini temizliyor herhalde. Yoksa bizim kadınlarımız başkalarına temizliklerini yaptirmazlar bir de kınlacak eşyaları da pek yoktur. Dedi bilgiçlikle. Xanim karşımda birden bire Gülnaz'ın annesi oluverdi. Ne kadar benziyorlardı birbirlerine. Biri ev temizliyor, diğeri yiyecek almak için sütünü, yoğurdunu takas ediyordu.
- Evet Xanim!.. Öyle görünüyor ki hepimizin kaderi bir. Dedim.
Xanim oldukça endişeli bir ifade takınıp, yüzünü yere çevirip bakışları ile otları eşeledi.
- Akraban falan yok mu, Annen, Ağabeyin...? diye sordum Xanim’a:
-Izmir' de var. Onların da köyleri yakıldı. Izmir' de çok çalıştılar. Kocam da onlara yardım etti. Ortaklı bir evimiz var. Ama bu topraktan ancak benim ölümü çıkarırlar. Gitmem Izmirlere...
Dedikleri ile gurur duyma hareketi yaptı. Sonra devam etti:
- Ne kadar huzurumuz olmasa da benim toprağım beni aç bırakmaz. Buradan sürülüp başka köye gitsem de orasıda bizim toprağımız. Heryer tanıdık, herkesle aynı kaderi paylaşıyoruz dediğin gibi. Dediğinde gözlerimin önünde, namusun kadın değil toprak olduğunu, hatta namusun tam anlamıyla insan olmak olduğunu anlamayan ve metropollere yok oluşu yaşamak isteyen insanlarım canlandı. Kimisi mecbur olmuş göçe. Ama daha fazlası, isteyerek, risksiz yaşamak için gitmiş.
Devamlı fotograflarını çekiyordum Xanim ve çocuklarının. Fotomodeller gibi değişik pozlar veren Sonê, son pozda saçlarını geriye itip, ellerini beline koyarak öylece flaşın patlamasını bekledi. Ben, "tamam çektim" deyince hemen eski haline dönüyordu.
-Bana göndereceksin değil mi abla? Derken dizlerinin üstüne hafifçe eğilmiş her an uçacak bir serçenin edasını taşıyordu.
-Tabi. dedim. Neslihan hemen adres söylemeye başladı.
-eğer muxtarın adına gönderirsen o bize verir. Zaten ceza evinde bize yazabilirlerse gönderiyorlar, muxtar bize veriyor dedi Xanim.
Xanim beni bırakmak istemiyor ayni zamanda da gitmek istiyordu. Çeşme Xanim'ın evine yaklaşık elli metre uzaktaydı. Arkadaşlarda beni ve Xanim'ı şaşkınlıkla izliyorlardı. Ancak yaklaşıp diyaloğu bozmak istemiyorlardı. Gülümseyip duruyor1ardı. Birden Xanim kulağıma eğilerek:
- Gel evimizin yanına gidelim. Sana soğuk bir ayran yapayım. Dedi. Kısık bir sesle. Arkadağlar Xanim'ı duydular ve muzur muzur gülüştüler.
- Tamam gidelim. Dedim sonra arkadaşlara dönerek:
- Arkadaşlar af edersiniz. Hemen geliyorum. Deyip Xanim ile hızlı adımlarla yeniden evlerine doğru ilerledik. Arkamızda Xanim'ın çocuk sayısına bir iki katı daha eklenmişti. Xanim'a:
- Kalktığımız iyi oldu. Zaten tuvalete gidecektim. Diye Xanimın kulağına eğildim.
Xanim böyle bir şeyi düşündüğü için beni çağırdıgını ifade ederek:
- Biliyordum, dedi kendinden emin olarak, onun için gizlice seni çağırdım.
- Hadi sizler oynamaya devam edin. Dedim.
Hemen hepsi, sanki bir filimde ezberledikleri rolleri oynarmış gibi koşuşup yer kapmaya başladılar. Sonê oracıkta duran, içinde su ile aynı renkte; siyah bir iki parça bulunan leğenin kenarlarında sabun köpüğünü andıran kabarcık dolu suyu, eli ile karıştırmaya başladı. Bir iki çocuk yüzlerini sabunlamaya başladılar bir tanesi suyun ortasındaki taşın üzerinde durdu. Fotograflarını çekmemi beklerneye başladılar. Xanim ve Neslihan uzaktan çocukların tatlı telaşlarını seyrederek gülümsüyordu. Bir yandan da Xanim Neslihan'a:
- Bu çocuklar sanki dünya görmemiş valla!!!.
Neslihan gülerek:
- Zaten görmemişler ana. Daha kaç yaşındalar, en büyükleri on dört yaşında.
Xamm biraz kızarak:
- Biliyorum kızım. Yani fotograflarını çeken kız bunlar dünya görmemiş diyecek.
Fotograf çekme işlemi bitince bana tuvaleti göstermelerini istedim. Neslihan hemen bir ibrik su tutuşturdu elime. Önden yürüyüp onu takip etmemi istedi. Arkamızdan da Rojda paytak paytak bizi takip etti. Tuvaletleri evden yaklaşık elli metre uzaktaydı. Tuvaletin duvarları derıne çatma briketlerden yapılmış üstü açık, gübre torbalarının birbiri ile muhteşem uyumu süper bir kapı olmuştu tuvalete, ve çivilerle tutturulmuştu.
Neslihan önümden giderek elini perdeye atıp, içeriyi gösterdi:
-Kirli ama başka yer yok. Deyip Rojda'nın meraktan tuvaletin içine uzanan kafasını hafifçe itti. Itmesi onu fazla incitmek istemediğini gösteriyordu. Çocuklar temiz kalmasına izin vermez ki!!!
Rojda:
-Herê herê ez tev gu dikim ne wusa? Deyip kaçmaya başladı. Uzaklaştıkça da kahkahalarını yükseltiyordu.
Rojda'nın muzur gü1üşü Neslihan'ı çileden çıkardı. Ama kendini tutarak başını öne eğip Kürtçe bir küfür savurdu.
Biraz sonra Xanim, çocuklar ve arkadaşları ile beraber piknik yerine geri dönüyoruz. Sac tavada, kızgın ateşte pişmeye çalışan keçinin canlı halini görüyor gibi oluyorum. Sonrada keçi.. gül yüzlü çocukların dişleri arasıda umut oluyor, özgürlük kokuyor. Çevredeki çocuklar ile Xanim'ın çocuklarına özenle tek tek ekmek arası yapıp ellerine verince hemen dişlemeye başladilar. Sevinçleri, gülüşleri ruhumu okşadı. Berivan hoplaya zıplaya bitirdiği ekmeğin son lokmasını ağzına doldurarak yanıma doğru koşarak geldi:
- Bana bir daha ver. Çünkü sen bizim evimizi gördün. Tuvaletimize girdin
- Rüşvetçi!!! diyor Xanim gülerek.
Gülüşüme umut yüklüyor Xanim ve Berivan'ın gülüşleri ...Bacağıma sımsıkı sarıldı Berivan:
- Resme min bikşine, ere?
- Tamam dedim. Hadi karşıma geç.
- Dur le le dur saçım bozıktır. Le le ben artistım xoş. Deyiverdi, gururlu bir edayla ellerini beline koyup yan durarak çekmemi bekliyordu aynı zamanda...
Biraz sonra su almaya gittik. Yine Xanim' ın çeşmesine doğru yürümeye başladığımızda Rojda ağlamaya başladı. şaşırdık. Sonra durumu fark edip gülmeye başladık. Rojda'nın ayağı ineklerin dışkısına batmıştı. Xanim:
- Lê lê peritıyê, ma te qet pêlî gûyê çêlekan nekirıye, ku tu ewqas dikî qareqar? Rojda ayağını silkerek, annesine de sinirli bir şekilde bakarak arkamızdan seke seke ilerlemeye başladı. Çok komik bir durumdaydı.
Çeşmenin başına vardık. Suyumuzu doldurduk. Neslihan bana doğru gelip başımda saçlarımın arasındaki gözlüğü işaret ederek:
Abla gözlüğünü verirsen, ödünç ama...
Gözlüğümü uzattım. Gözlerine yerleştirdi. Bana dönerek ellerini beline koyup saçlarını sağaçsola savurdu. Neslihan'a takılıp kaldı gözlerim. Dünyadaki güzellik yarışmasına katılanlar ve diğerleride halt etmişlerdi. Neslihan'daki güzelliği her göz de göremezdi. Neslihan bana bağırdı.
-Abla senin adın neydi?
-Bêri. Dedim.
-Ne kadar güzel isim.
-Seninki de öyle. Dedim.
Gülümseyerek baktı bana:
- Abla sen Madonna Aynur'a benziyorsun. ?aşırdım, kaldim bir an zihnimi kurcalamaya başladım. Madonna tamam da Aynur kimdi acaba.
- Nedir, kimdir Madonna Aynur?
Bilmiş bir tavırla:
- Yabancı ülkelerde evlenmemiş bir bayana öyle diyorlar.
Gülerek sordum:
-Tamam da sen yanlış biliyorsun. Benim bildiğim Madonna bir yabancı kadın şarkıcı.
-Yox yox ben Madonna Aynur diyorum.
Birbirimizi anlamakta güçlük çekiyorduk. Konuyu başka yönden ele almak için yanımdaki taşa gelip oturmasını söyledim. Süzüle süzüle geldi, oturdu.
-Avrupa da evlenmemiş kadına Madonna Aynur deniliyorsa bu isim neden yarı Ingilizce, yarısı da Türkçe? Yoksa Avrupa da da Türkçe mi konuşuluyor?
-Bilmem. Dedi, başını sallayarak.
?aşkın ve biraz da utandıgını görünce onu ikna etmeye çalıştım:
- Bak Neslihancığım, evlenmemiş her bayana bu isim verilirse birçok bayan, Madonna Aynur ismini alır. Bu da olacak şey değil. Çünkü şu an da sen ve ben aynı zamanda Madonna Aynur oluruz. Komik he? Neslihan bana dönerek "sen ne dersen de, ben öyle biliyorum."lu bir bakışfırlattı. Sonra karşıma geçerek:
- Bir fotografımı çeker misin? Diye konuyu değiştirdi.
- Memnuniyetle. Dedim.
- Saçımı böyle yana getireyim mi? Güzel oluyor mu?
- Hem de nasıl. Tıpkı bir ceylana benziyorsun. Dedim.
Gülümsemesini yakalayarak fotograflaştırdım. Biraz sonra Xanim ayranlarla geldi. Çöküverdi yanımıza. Hüzünleri; sitem, özlem dolu bakışları hiç değişmiyordu. Bembeyaz renkli, boncuklu tülbendi ile her zaman uyum içinde görünüyor, hüzünleri, sevinçleri de bu uyumun bir parçalarını oluşturuyordu. Toprağı ile de uyum içindedir Xanim. Artık gitme zamanı gelmişti. Buradan, bu güzel insanlardan ayrılmak birden çok zor gelmeye başladı. Sanki yillardır berabermişiz gibi geldi. Sanki yine parçalara ayrılıyorum. Yine sanki... Xanima zor gelmiyordu başka yere gitmek, taşınmak. Yeterki ülkesinin toprağı olsun, yeterki kendi insanları olsun. Galiba ben onun kadar güçlü değildim.
- Benim gitmem gerekiyor. Dedim, boğazım düğümlenerek.
Xanim'ın bakışları içimi eritti. Her an ona umut dağıtacağımı bekler gibi bir hali vardı. Xanim ve çocukları ile bakışmam Ağrı dağı ile muhteşem bir aşka benziyordu. Vazgeçmek çok zordu. Ayrılık ise tarifi zor , insanın içini parçalayan acı bir senaryo gibiydi. Berivan ve Rojda bacaklarıma sımsıkı yapışmış; ağlama numarası yapıyorlardı. Boncuk boncuk gözlerinden içimden fırtınalar koparak öptüm. Sımsıcak, sıcacıktı umutlarım.
- Tekrar gelirim. Dedim.
O zaman Rojda dişsiz çenesini göstererek:
- Hele şekıran bine, deyince hep yedi yaşında kalan Hiroşima'lı kız giriverdi düşlerime. Arkamdan uzun süre ellerini beraberce salladılar. Arkadaşlarımın yanına yaşlı gözlerle döndüm. Kimse birşey sormadı, ve kimse birşey söylemedi. Toplandık. Karanlık çökmek üzere idi. Bu sefer yolda kara kara postallı hamam böcekleri, umutlarımı ezen devlere rastlamadık. Belki de kardeşleri olan karanlık onları başka yüreklerı ezsinler diye saklamıştı, görünmez yapmıştı. Ama düşlerimiz, umutlarımız karanlıkta bile Xanim’ın tülbent boncukları gibi pembe pembe parlıyorlardı. Xanim ile umutlarımız aramızda beyaz kilometre şeridi gibi uzanıyordu. Biz araba da ilerledikçe onlar daha uzun, daha daha büyüyordu. Artık bizi bağlayan bir umut yolumuz vardı.
Ben yine hayallerdeydim. Hala sanki Xanim ve ailesi ile karşılıklı oturmuş lafliyoruz. Yine güzel dostumun yumuşak sesi ile doğruldum. Van’ın girişindeki fuarı işaret etti:
-Bir göz atalım mı?
Başım ile olur işareti yaptım. Konuşmak istemiyordum. Sanki boğazımdan çıkacak bir ses herşeyi silip götürecekti. Duyacağım en ufak bir ses sanki beni en güzel bir rüyanın tamda orta yerinden uyandıracak ve bir daha bu rüyayı gördürmeyecekti.
Fuar bahçesi ışıl ışıldı. Etrafta birçok Xanim pırıl pırıl Kurdewari elbiselerle dolaşıyorlardı. Rengarenk binlerce çiçeğin kokusu ile dolaşan, ülkemin güzel, yiğit ve güçlü kadınlarını, insanlarımı seyredaldım. Fuarda en çok iş makinaları sergileniyordu. Telaşa kapıldım o an da. Makinelerle o kadar iç içe ve bir o kadarda uzak duran düşlerimi aldım koynuma sakladım. Onları kirletmeye hiç niyetim yoktu.
Bir annenin oracıkta sütünü verdiği bebeğin umutlarına bağladım umutlarımı. Düşlerini düşlerime kattım.
Arkadaşlar alanın içine girmek istediler. Girişte para istedi incecik bir ses:
- Hanım efendi giriş ücretlidir. Lütfen kasaya 200bin lira ödeyiniz.
Hem tanıtım, hem reklam hem de kazanç. Kahrolası kapitalizm, diye iç geçirirken konuşan bayana baktım. Saçlar sapsarı boyanmış yüzü gözü boyadan zor seçiliyordu. Kafamın içinde bir anda bir gişedeki kız, birde Xanim sıra ile gidip geldi. ?oklara girdim. Ilk defa bana benzeyen ama benden hızla uzaklaşan bir parçamın hazin kaçışını duydum. Ilk defa canım benden kopan bir parça için acımadı. Ilk defa benden uzak olan bir parçamın bu denli yabancı ve başkalaşmış olmasına üzülmedim. Çünkü Xanim’lar o kadar güçlüydüki. Xanim yüreğimin ta derinliklerine koşmaya başladı. Onun saklanmasına yardım ettim. Onu bu metalıktan ancak yüreğim koruyabilirdi. Bir süs bebeğini andıran gişedeki kıza şöyle bir baktım:
- Xanimların umutlarını yeşertmeyen onları özlerinden uzaklaştıran, sen ve Xanim arasında bu kadar derin bir uçurum açan, senin hizmet ettiğin bu yere bir kuruş ödersem beni Xanimlar affetmez dedim. Arkamı dönerken, kız:
- Allah allah ne dedim ki. Diye şaşkın şaşkın arkamdan bakıyordu.
Eve doğru yöneldiğimizde, söylediklerimi derinden anlamış olan arkadaşım, can yoldaşım göz bebeklerime "sabırlı ol" bakışı ile bakınca, umutlarımla ona hücum etmeye başladım. Artık erkeklerden de umutlu olmalıyız diye ilk defa düşünmeye başladım.
Ve hala adını bilmediğim bir sürü çiçeğin renkleri ve kokusu ile süslü gözlerine takılır durur gözlerim. Xanim'la hüzünlenir. Xanim ile yüreklenirim.
Wan
23.08.1998